Güzel bir bahçeye bakan, turuncuya boyanmış,
ahşap bir pencerenin önünde tek başıma oturuyordum. Bahçenin bittiği yerdeki
çitlerden başlayarak bir kaç kilometre uzanan geniş bir ovayı, ovanın ardından
da yükselen pek heybetli olmasa da boz kayaları ve yamaçlarında yükselen çam
ağaçları ile insanda yücelik duygusunu oluşturan yalnız bir dağı
görebiliyordum. Sıralanarak dizilmiş portakal ve limon ağaçlarının güzel
kokusuna, güneşin ilk saatlerinin verdiği sarhoşluğa kapılmış kuşlar eşlik
ediyordu. Zümrüt rengi kafası ve siyahın en parlağından gövdesiyle bahçenin sağ
tarafına yapılmış süs havuzunda yüzen ördeğin, havuzun etrafında bembeyaz
tüyleriyle yalpalayarak yürüyen kazdan duyduğu rahatsızlığı gösteren ötüşü tüm
bu muhteşem bileşime apayrı bir tat katıyordu. Hep burada olmam gerekiyormuş gibi
hissediyordum. Bu yalnızlığın garip bir huzuru vardı.
Güneş ışığı toplayan pencereleri hep
sevmişimdir. Beynimi ve içindekileri, mumlarla aydınlatılmış bitmek bilmeyen
koridorlar ve odalardan oluşan devasa bir bina olarak düşlerim. O yarı
karanlıkta duyduğun ve hissettiğin seslerin, duyguların, kavramların arasında
yıllarca dolaştıktan sonra birden bir ışık parlayıverir karşında. Ya yeni bir
düşünme biçimi bulmuşsundur ya da sebepsiz bir huzur yükselir ve daha kararlı
bir insan haline dönüşüverirsin. İşte o ışık o güzel pencerelerden süzülür
beynin içine ve o pencerelere mutluluk adını veririsin. Benim için mutluluk
aklımın dünyaya açıldığı pencerelerdir. Bunu
böyle düşlemeyi hep sevmişimdir.
Artık
kabullenmem gereken şey o koridorlarda yalnız başına yürümediğimdi. İki sesli
tek vücut. Olmak istediğim ve olduğum belki de olmaktan kaçtığım ve olduğum.
Tam bir cevabı olmayacak hiç bir zaman.
Müdür adaylarına verilen bir haftalık eğitim
için, doğanın ortasına yerleştirilmiş bu hotelde konaklayacaktık. Satış elemanı
adayı olarak kaldığımız oteli düşününce burası tam bir cennetti. Resepsiyondaki
kadın içeri girer girmez gözlerimin içine gülmeye başlamış, abartı gibi duran
ya da benim alışık olmadığım bir nezaketle davranmıştı bana. Önemli bir
insanmışım gibi. Bunu söyleyebileceğimi zannetmiyordum ama hoşuma gitmişti bu
davranış. Yürürken daha bir ahenkle basıyordum ayaklarımı yere. Önemli bir
insan olmak, diğerlerine benzememek, dünyaya diğerlerinin aksine bir anlam
yaratmak için gelmiş olmak… Haz veren bir düşünce. Belki de ilk defa içimde
kavga etmiyor açık bir şekilde kıvanç duyuyordum. Son bir kaç ay için epey
alışılmadık bir durumdu benim için.
Ördekle kazın bitmek bilmez
didişmelerini izlemeye devam ederken kapı çaldı. Kapıyı açtığımda karşımda
Fulya duruyordu.
“Can senin burada olmana o kadar
sevindim ki anlatamam. Demek müdür oluyorsun? Saman altından su yürütüyormuşsun
meğer.”
“Vay Fulya. Demek sen de buradasın. Ben
de seni gördüğüme çok sevindim. Yoksa bu iki hafta tek başına epey sıkıcı
olabilirdi. Müdürlüğe gelince, yakışmaz mı bana?”
Ellerimi iki yanıma
açıp çenemi biraz yukarı kaldırıp, gözlerimi kısıp Fulya’ya baktım.
“Hayır yakışmıyor!” dedi ve güldü.
Fulya’yı içeri davet ettim ve o da
kabul etti. Uzun zamandır görmediğim bir dostumu görmüş gibi sevindirmişti beni
Fulya. İlk eğitimdeki beraberliğimiz güzel hisler bırakmış olmalı ki eskiden
olduğumuzdan daha samimi davranabiliyorduk birbirimize. Görüşmediğimiz süredeki
boşluğu zihnimiz bir şekilde kapatmış üstüne de birbirimizden hoşlandığımızı
hissettiren duygular yerleştirmişti. Masada karşıma oturunca içimdeki ses
yükseldi:
“İşte eksik olan parça tamamlandı. Ne
güzel bir kadın değil mi? Manzara şu an müthiş!”
“Senin için güzel olmayan bir kadın
var mı?”
“Yok tabi ki? Bütün genç kadınlar
güzeldir.”
“Ahmaksın.”
Kendi kendime konuşurken Fulya
pencereden dışarı bakıyordu. Birden dönüp:
“Senin odanın manzarası çok güzelmiş.
Benimki otelin bahçesine bakıyor. Akşamları burada otururuz artık.”
“İstediğin zaman, istediğin kadar”
Kısa cümleler kurmamın sebebi aklımın
karışmasıydı. İstemsizce Fulya’nın gömlek düğmelerine bakıyordum. Beyaz üzerine
yeşil yoncaları olan bir gömlek. Göğüslerinin gerginleştirdiği düğmeler.
“Kes şunu!” dedim kendime.
“Neyi keseyim?”
“Kızı süzmeyi kes. Ayıp oluyor.”
Gözlerimi düğmelerden ayırıp
Fulya’nın yüzüne geri döndüm.
“Nasıl oldu da burada buluştuk? Anlat
bakalım.” dedim.
“Can sana karşı dürüst olabilir
miyim?” diye sordu. Gözlerindeki parıltı gitmiş, donuk soğuk bir hal almıştı.
Güvenmek istediği çok açıktı. Güven vermek ve güvenmek; sevdiğim ve hayatta
önem verdiğim nadir şeylerden biri gibi hissederdim.
“Lütfen ol!” diye cevapladım. “Dürüst
biri ile konuşmayalı çok uzun zaman oldu.”
“Yükselmek için elimden geleni
yaptım. Çok çalıştım. Diğer satışçılara fark atmak için uğraştım. Sonra ne fark
ettim biliyor musun?” diye sordu.
“Ne fark ettin?”
“Ne kadar çok ve iyi çalışırsan o
pozisyonda o kadar çok tutuyorlar seni. Bu performansla beş sene daha çalışsam
kimse kılını bile kıpırdatmayacaktı. Ben de kestirme yolu kullandım.”
“Ben de öyle yaptım.” dedim.
Anlamadığımı zannederek bakışlarını
pencereye kaçırdı. Acı çektiği her halinden belliydi. Utancın verdiği acı. Bunu
benden daha iyi bilecek biri olamazdı. Hayatımın yarısı duyduğum utançları
bastırmakla geçiyordu. Neden yaptığımı bilmiyorum ama;
“Bizim müdürü yanlışlıkla mağazada
hırsızlık yaparken videoya kaydettim. Şantaj yapacağımı zannedip beni yeni
mağazaya müdür olarak önermekle kalmayıp bir de lobi çalışması yaptı. Şirketin
parlayan yıldızı ve müdür adayıyım şu an. Komik değil mi?”
Fulya ben konuşmaya başlar başlamaz
bana dönmüş, söylediklerimi dinledikçe göz bebekleri büyümüştü. Biraz daha
devam etsem, dudaklarını, yarattığım şaşkınlıkla aralayabilecektim. Anlattıklarımın
şok etkisini çıkardığı garip bir iki sesle savuşturduktan sonra konuşmaya
başladı.
“Müdürüm beni yatağa atmak için her
yolu deniyor. Bu da son hamlesi. Süreci iyi idare ettim gibi geliyor bana. Bir
iki akşam yemeği, bir akşam da bir mekanda romantik bir dans. Kadın bedeni
erkek beynine karşı kullanılabilen bir şey. Garip ama gerçek çünkü biz böyle
doğuyoruz. Tüm hepsine sahip olarak. Bize bunun kıymetli olduğunu erkekler
öğretiyor. Evinde duran sıradan bir eşyanın bir antikacı tarafından milyonlarla
değer biçilmesi gibi. Önemsiz, normal olan birden müthiş değerli bir hale
gelince değerlendireyim bari diye düşünüyorsun işte. Çok mu ahlaksızım?”
“Ahlakla ilgili son zamanlarda farklı
şeyler düşünüyorum açıkçası. Boş ver olanları. Sonuçta ikimiz de bir şekilde
buradayız. Keyfini çıkaralım ne dersin?”
“Bunları birine söyleyebileceğimi hiç
zannetmiyordum. Sağ ol Can!” dedi.
“Aynısı benim için de geçerli.”
“Yanlış anlamazsan sana sarılabilir
miyim?”
“Neden olmasın?”
Ayağa kalkıp birbirimize yakınlaştık
ve sarıldık. Garip hayatın birleştirdiği garip insanlardık. Böyle olmasını biz
mi yoksa hayat mı istemişti kestiremiyordum.